Sony Channel frekans bilgileri, Türkiye medyasında E2 Tv ve Cnbc e tarzı kanalların kapanması sonucu bu boşluğu doldurmak adına henüz yeni olan ekli olan kanalın açılmaması dolayısıyla frekansı yenilemek ya da kanalı uydularına eklemek isteyen seyirciler tarafından araştırılmaya başlandı. Peki, Sony Channel frekans bilgileri nelerdir? Ya da Sony Channel frekans bilgileri girilmesine rağmen kanal televizyon listesinde neden gözükmektedir? İşte, seyircilerin merakla araştırdığı Sony Channel frekans bilgileri hakkında detaylı bilgiler Onegonuşuo adlı internet sitemizde.
Büyük heyecanla ve sevinçle beklenen Sony Channel'da; FringeVikings, Fargo, Flash, The Mentalist, Arrow ve Person of Interest gibi diziler yayınlanıyor. Ayrıca haftasonları cumartesi günleri Harry Potter filmlerini yayınlaması seyircileri sevindiriyor.
Öncelikle aşağıda yer alan frekans bilgilerini televizyonunuzun manuel arama kısmında yazarak Sony Channel i aratmanızı önermekteyiz. Eğer Tv kanal listenizde yer almıyorsa bu sayede kanalınız listenize eklenecektir. Kanal listesinde en altlara bakarak Sony Channel'in eklenip eklenmediğini kontrol edebilirsiniz.
Tüm bu çabalara rağmen kanalınızı halen göremiyormusunuz.
O halde aşağıdaki adımı takip etmekten başka çare kalmıyor.
Sony Channel frekans bilgileri girmeme rağmen gözükmüyor.
Uzun müddet bende kanalı bu şekilde yüklemeye çalıştım ancak bir türlü sonuç alamamıştım. Sonunda aklıma bir fikir geldi ve 800 kanal arasından 12034 frekansına sahip tüm kanallara tek tek bakmayı düşündüm. Bu şekilde en sonunda bu frekansa sahip olan ANI TV adlı bir kanalın içerisinde Sony Channel kanalını buldum. Yani televizyonum Anı tv nin ismini güncellememişti ve bu yüzden Sony Channel'i bulamıyordum.
Çözümüm bu oldu. Sizde Tv kanal listenizden Anı tv yi aratarak Sony channelin bu kanalda olup olmadığını kontrol edebilirsiniz.
Buna rağmen bulamadıysanız benim son yaptığım araştırmayı sizinde yapmaktan başka çareniz yok maalesef. Tek tek 12034 olan kanallara bakarak Sony Channeli araştırmanız gerekmektedir.
Çünkü zulüm... Lağımlardan, kalorifer dairelerinden başlayan veba gibi, ilkin gözden ırak yerlerde, sinsi sinsi doğuyor.
Camus’nün Veba romanında günün birinde
fareler lagımlardan, kalorifer dairelerinden çıkıp
sokaklarda patır patır ölmeye baslar. Baslangıçta
kapıcılardan baska kimsenin ciddiye almadıgı bu
garip hadise, zamanla vahim boyutlara ulasır. Sehirde
korkunç seyler vuku bulmaktadır. Hızla yayılan
mikrop neticesinde ölüm insanlara da sirayet eder.
Semptomlar açıkça vebaya isaret etmektedir. Ama
yok canım, bu çagda veba mı olur, denir evvela. Böyle
seyler bizim basımıza gelmez, denir. Daha ortada
fol yok yumurta yokken simdi hastalık lafları çıkarıp
da vatandası tedirgin etmeye ne lüzum var, denir.
Istikrar sonuçta, malum, her seyden önemlidir.
Uzun süre elbirligiyle reddederler baslarına gelenin
veba oldugunu.
Adını koymazlarsa sonuçlarını da
görmezmis gibi. Adı konulmazsa kendi de olmazmıs
gibi. Oysa felaketler isimsiz de ilerlemeyi
pekâlâ bilir.
Derken baslangıçta tek tük gelen
ölüm haberleri kısa sürede artar,
durum korkunç bir hal alır. Geri
dönüssüz noktalara varılır, artık
katı önlemlere basvurmak
sarttır. Sehir karantinaya alınır,
giris çıkıslar yasaklanır. Bundan
sonra hiçbir sey eskisi gibi
olmayacak; ne yasanacaksa
içeride, hem herkesten uzak,
hem de herkesin gözleri önünde
yasanacaktır.
Neyse, bütün romanı anlatacak
degilim. Olacak olur, ölecek ölür.
Modern zamanların konforuna
sıgınmıs modern bir sehrin,
yasanabilecek herhangi bir felaket
karsısındaki çaresizligini, acizligini
ve hangi mekan ve zamanda olursa
olsun insanın insana, insanın kendine
yapabileceklerini dehsetle görürüz.
Daha dogrusu hatırlarız.
En nihayet, kahramanlarımız kendi
aralarında konusurken, ne çok
ölüm gördük, derlerler. Ve daha
da fecisinin, yani ölüm görmekten
bile korkunç olanın, buna
alısmaları oldugunu fark ederler. Asıl felaket budur,
baskalarının ölümüne alısmak, onu sıradanlastırmak.
Hissizlesmektir bu dünyadaki asıl ceza, dalga dalga
yayılan hakiki veba...
Uzun lafın kısası...
Hayat romanlardaki gibidir ve hatta biraz daha fazlası.
Felaketler ille de hemen öldürmez insanı. Ve biz öyle
olduguna, olacagına inanmak istesek de ısrarla, habis
seyler sadece baskalarının basına gelmez. Bilakis,
bazen elden ele, bazen sessizlikten sessizlige yayılır.
Alısmaktır kötülügün yesil ısıgı.
Iste bu yüzden...
Biz alısmayalım.
Baskalarının felaketini kanıksamayalım. Bizzat
basımıza gelmediginde, paçayı sıyırdık sayıp ferah
fahur arkamıza yaslanmayalım.
Felaketler bulasıcıdır, hiç degilse bunu hatırlayalım.
Fakat nasılsa kaçıs yok deyip, çaresizlige, korkuyla
uyusmaya, her sabah feci haberlerle uyanıp, her
gece gögsümüzde sancıyla uyumaya da fit olmayalım.
Sessizligin susanların yükselttigi derin bir uçurum
oldugunu hatırlayalım. Ne zaman kıyısına gelsek,
gücümüzü toplayıp, hiç degilse, “buradayım” diye
bagıralım.
“Buradayım!”
Çünkü bazen hayat kurtarır verdigimiz bir nefes.
Birinin tükenmeye yüz tutmus cılız nefesine
ekleniverir çıkardıgımız ses. Sesimizi, nefesimizi
birbirimizden sakınmayalım.
Hani sort giyen kadına saldıran su tekmeci zorba
salıverildikten sonra, kamuoyu sesini yükseltince,
hakkında yeniden yakalama kararı çıkmıstı ya.
Sadece bu bile gösteriyor; yükselen her sesin, bosluk
sandıgımız bu yerde bir karsılıgı var. Ve yine sadece
Gizliyor kendini, bütün
karanlıklar gibi gizli saklı
ürüyor. Sonra yavas yavas
ortaya serilince marifetleri, bu
defa bahanelerin ardına gizleniyor. Onu gizleyenler
hep bahaneciler, bana neciler... Marifetleri bir bir
dökülmeye baslayınca zulmün ortaya, evvela “üç bes
münferit hadise” deniyor. Biraz daha yayılınca, is bu
defa “bilmiyordum, görmemistim” masalına dönüyor.
Sonra sessizlikte büsbütün palazlanıp artık kendini
gizlemeye bile gerek duymadan cüretkârca sokaklara
döküldügünde zulüm, bu bahane de sökmüyor artık,
yenileri gerekiyor. O vakit en sık basvurulanlar, “ama
o masum degil, o zaten hak etmisti” lafları oluyor.
Oysa en az susmak kadar tehlikeli, kimin neyi hak
ettigine karar vermek. Insanı altında bırakacak kadar
agır yüktür adalet.
Gerçek su ki,
hepimiz bal gibi biliyoruz ki,
kimin neyi hak ettigi, kimin ne kadar masum
olduguyla degil, kimin kimlerden olduguyla, hatta
kimin kimlerden olmadıgıyla ölçülüyor. Üç yasında
bir çocuk öldügünde bile kimligine bakıyor evvela
herkes. “Biz”dense feryat figan ediyor, “onlar”dansa
susup görmezden geliyor. Bazen tam feveran edecek
oluyor gönlü sızlayan biri, çocuk “biz”den degilse bile,
ama son anda katilin kimligi ilisiyor gözüne. Tanıdık
geldiyse susuyor.
Susuyor.
Susuyor, çünkü...
Susuyor, neden bilmiyorum.
Susuyor, galiba o an ona, hayatta, çocukların
nefesinden, adaletin terazisinden, insanlık onurundan
daha mühim seyler varmıs gibi geliyor. Oysa yok. Hiç
olmadı. Olmayacak.
Çocukların nefesinden kıymetli
seyler var sanılan bir dünyadan, o seyler ugruna
nefesler feda etmekte beis görülmeyen bir çukurdan,
kimseye, ama hiç kimseye, huzurla yasanacak tek
dönüm toprak çıkmadı, çıkmayacak.
“Onlar”, “bizler” derken, kiminin felaketine ses
çıkarıp kimininkini görmezden gelirken, böyle
böyle palazlanıyor iste zulüm. Sokaklara, hayatlara
sızıyor, habis bir mikrop gibi dalga dalga yayılıyor.
Biz sustukça o büyüyor, o büyüdükçe biz susuyoruz.
O bizim sessizligimizden ve bahanelerimizden
beslenip besileniyor; biz onun korkusuyla eriyip
yitiyoruz. Yakınımıza, çok yakınımıza ulasana dek,
görmezden gelmeyi sürdürüyoruz. Adaletin sadece
biz ve arkadaslarımız, biz ve bizim gibi düsünenler
için aranabilir bir hak oldugunu
sanıyoruz. Oysa adalet ya herkes için
vardır, ya da kimse için yoktur. Yani biz,
baskalarının felaketine sustukça, kendi
felaketimize kucak açıyoruz.
“Biz” dünyanın en güzel sözcügü.
Ama en tehlikelisi de aynı zamanda.
Onunla aydınlanıp güçlenecegimize,
onun karanlık batagına saplanıp
körlesiyoruz.
Bir Rachel Corrie vardı, hatırlarsınız.
“Zulüm bizdense, ben bizden
degilim” demisti. Ait oldugu “biz”in
tüm konforuna sırtını dönüp, bunu
söyleyebilecek kadar yigit biriydi.
Gazze Seridi’nin güneyinde,
Filistinlilerin evlerinin yıkılmasına
mani olmaya çalısırken, zırhlı bir
buldozer tarafından ezildi. Orada, bir haksızlıgın
önünde durmaya çalısırken öldügünde, sadece
yirmi üçündeydi. Biri de onun önüne, baska biri
de o birinin önüne ve daha baska biri de o birinin
önüne geçseydi, kim bilir belki ölmezdi. Hepimiz
ötekine, hepimiz birbirimize yapılan haksızlıgın
önünde dursaydık, durabilseydik birbirimizin yanında
yöresinde, kim bilir belki kimse ölmezdi.
Bazıları, böyle haddinden umutlu ve iyimser lafların
sonsuza dek bos hayaller olarak kalacagına inanır.
Bilmem, öyledir belki. Ama önemli mi? Hayat,
neticede daima kasanın kazandıgı bir kumar sayılır.
Insan sonunda degil, yolda kazanır.
Yıllar evvel James Baldwin, cezaevindeki Angela
Davis’e yazdıgı mektupta, “Susmanın yalnız
cinayet degil, intihar da demek oldugu bir çagda
yasadıgımız için elimden geldigince gürültü çıkarmaya
çalısıyorum” demisti. Hatırlayalım. Susmakla sifa
bulmaz yaralar. Endiselerden mürekkep derin
sessizlikleri kabuk sanıp, arkalarına saklanmayalım.
Çünkü felaketler bulasıcıdır. Felaketler, daima...
Hayat en büyük tekmeyi hayallerinden vazgeçenlere atıyor.
Eğer hayallerin yoksa etrafındaki hiçbir şeyin önemi kalmıyor.
Gökyüzüne baktığında bile duvar görürsün, ağaçlar birer
demir parmaklık olup sarar etrafını.
Olmayacak isler pesinde
kosturmaktan yoruldum. Tam
her sey bitti derken olmayacak denen
isler oldu. Ama yorgundum. Bosa kürek
sallamadıgımı bilmek güzel. Yine de
iskelenin daha yakın olmasını dilerdim.
Hayat dedigin kalıcı yaralar bırakan
geçici bir hevesten ibaret. Yara izlerine
aldırıs etmeden bir hevesin pesinde
sürükleniyoruz. “Hayat her seye ragmen
devam ediyor.” Aldıgımız her yaradan
sonra böyle teselli ederiz kendimizi. Ki
bu gidisle daha çok kuracagız gibi bu
cümleyi. Güzel günler geride kaldı. Iyi
insanların yerini ruhsuz pezevenkler
düsünmeden hayal
kurmak, hayallerini
gerçeklestirebilmek
için çabalamak
gerek. Ekranda
çiglikten baska bir
sey yok. Hepsinde
evlendirme
programı adı altında
dönen kepazelikler
silsilesi. Sanki
insanlardan ve hatta
iliskiler yumagı. Görmezden gel hepsini.
Kumanda senin elinde. Hayatına yalnızca
sen yön verebilirsin. Bu bataklıgın seni
de içine çekmesine izin veremezsin. Ne
olursa olsun hayallerinden vazgeçme.
Hayat en büyük tekmeyi hayallerinden
vazgeçenlere atıyor. Eger hayallerin
yoksa etrafındaki hiçbir seyin önemi
kalmıyor. Gökyüzüne baktıgında bile
duvar görürsün, agaçlar birer demir
parmaklık olup sarar etrafını. Ne içine
çektigin havanın ne de içtigin suyun
tadına varırsın. Sokaklar hayallerini
kaybetmis insanlarla dolu. Bu yüzden
beton yıgınları demir parmaklıklar
gibi yükseliyor, sarıyor sehrin etrafını.
Göge degecek kadar yükselen binaların
içindeki insanlar gökkusagına degil,
evlerinin tavanına bakıyorlar. Grinin
zulmüdür bu. Insanlar hayallerinden
vazgeçtikçe sehirler de renklerini
kaybediyor. Is makinelerinin gürültüsü
bir sehrin yardım çıglıgıdır aslında.
Kalabalıgın gürültüsüne alısmıs,
sessizlikten korkan insanlar bu çıglıgı
duyamıyorlar. Tek tiplestirilmeye çalısılan
bir tezgâhın içindesin, sıyrılıp gitmene
izin vermiyorlar. Onlar izin vermesin, ne
çıkar? Kimsenin iznine, kimsenin rızasına
ihtiyacın yok senin. Hayallerin varsa
elinde, tutunacak bir dalın var demektir.
Yaslan o dala, kırılmasına asla izin
verme. “Ben mutsuzsam herkes benim
kadar mutsuz olsun” diye düsünen,
yakmaya çalısan
sözlerine karsılık
ufak bir tebessümün
en büyük cezadır
Farklılık olarak gördügüm ne varsa hepsi
sıradanlıgımmıs. Bu ne agır bir yük, bu
ne büyük bir çile diye düsündügüm
dertlerin çaresi tek bir kahkahaymıs.
Baslangıçlar korkutucu, bitislerse
hüzünlüdür. Yine de tüm korkularınla
yüzleserek bir yerden baslamak gerek.
Zaman, en büyük hatasıdır insanın. Ben
daha onu iyi kullananı görmedim. Ruhun
zamana karsı mücadelesidir kurdugun
hayaller. Ne vakit gerçeklesecegi hiç
belli olmaz. Yorulmadan mücadele etmek
gerek. Hem zihnen hem bedenen hazır
olmak lazım olmayacak denen islere.
Allah hepimize akıl fikir versin. Ya da
sadece akıl versin yeter. Her konuda
bir fikrimiz var zaten. Ama kendimize
yetecek kadar aklımız yok. Biraz akıl,
biraz da sabır. Tek ihtiyacımız budur.
Sss! Çok konusma. Fikirlerini kendine
sakla. Kalabalık sevmez, sesini fazla
çıkaranı. Duymak istediklerini söylemezsen
aforoz ederler seni. Ya onların istedigi
seyleri söyle ya da sus.”
Oysa kalabalıga karısmak için çıkmıstı
bu yola. Yıllarca dört duvarın arasına
sıkısıp kalmıstı. Insanlardan uzak, sokagı
bilmeden, hayatı sadece okuduklarıyla
anlamaya çalısmıstı. Dısarıda olanları evinin
penceresinden asagı bakarak yorumlamaya
çalısmıstı.
Hayata karısmadan geçip
giden ömür tazeligini koruyamadan
çürümeye, insanlara
dokunmadan kurulan
aglarıyla kaplanmaya
baslar. Bunun farkına
varmıs ve oturdugu
yerden olan biteni
seyretmek yerine,
hayallerinin
pesinden kosmak
için sokaklara
vurmustu kendini.
Ama çok geçmeden
her köse basının
Okeye bile dördüncü lazımken, yabancı
birini aralarına almak istemiyorlardı. Köse
baslarını isgal etmektense, hep beraber aynı
sokagın tadını çıkarabileceklerini anlatmaya
çalıstı. Anlamadılar. Küfürler yagdırıp, kavga
ettikleri insanların aslında kendilerinden
farklı olmadıgını açıklamaya çalıstı.
Dinlemediler.
Sokagın iki ucuna taslardan
kale direkleri yapıp çift kale maça çagırdı.
Oynamadılar. Bir araya gelmemeye, küçük
gruplar halinde yalnız kalmaya kararlıydılar.
Fikirlerini önemsemiyorlar, söylediklerini
dinlemiyorlar, onu görmezden geliyorlardı.
Hepsinin tek istegi onaylanmaktı.
Düsündükleri seylerin altına imza atmasını
bekliyorlardı o kadar. Çaresiz, herkesi
dinledi. Anlamaya çalıstı. Konusacak oldu,
susturdular. Karsı çıkacak oldu, bastırdılar.
Anlattıklarını onaylamayınca küfrettiler,
yuhaladılar, kovaladılar.
Insanlar çok konusuyordu. Herkes
tutamayacagı sözler veriyordu. Hepsine
inandı. Kimse sözünü tutmadı. Emeginin
karsılıgını vermedi. Yine de onlardan hiçbir
zaman umudunu kesmedi. Hata yapmak, en
büyük lüksüdür insanın. Aynı hatayı tekrar
yapmadıkça sorun yok. Fazla da lükse
kaçmamak lazım. Fazla lükse kaçmadan
hatalar yaptı. Yaptıgı hatalardan dersler
aldı. Hata yapanlardan özür bekledi.
uzak durmaya
çalıstı. Insanları bir
araya getirebilmek
bosalttı, kendini atese verdi. Son gördügü
görüntü herkesin bir arada olduguydu.
Mutlu oldu. Alevlerin arasından son bir
kez gülümsedi. Gülüsü kül oldu, yangın
söndü. Kalabalık dagıldı, herkes yine kendi
kösesine çekildi. Insanlık için kendini yaktı
ama kimsenin umurunda olmadı. Hiçbir sey
degismedi, adam yandıgıyla kaldı.
“Sss! Çok konusma. Fikirlerini kendine
sakla. Kalabalık sevmez, sesini fazla çıkaranı.
Duymak istediklerini söylemezsen aforoz
ederler seni. Ya onların istedigi seyleri söyle
ya da sus.”
Tamam, susmasına susalım da, hâlâ bes
yasındaki çocugun ölüm haberi kadar
anlamsız ve acımasız bu dünya.
Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA), ABD'nin uzay şirketleriyle ticari ortaklıklarını geliştirmek amacıyla Ay'a yeniden insanlı uzay aracı fırlatmaya hazırlandıklarını açıkladı.
NASA, ABD'nin "Ay yüzeyinde varlığını sürdürülebilir" kılmak amacıyla 2019 yılından itibaren bir dizi robotik uzay misyonu gerçekleştirecek. Bir sonraki aşamada Ay'a insanlı uzay aracı gönderilecek.
İsrail katliam yaparken, büyükelçilik kutlamayla açılıyor
Dünya nefesini tuttu Ortadoğu'da yaşanan dramı izliyor... ABD Başkanı Trump'ın Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanımasının ardından yaşanan gerilim doruk noktasına ulaşırken İsrail'in bugün uyguladığı şiddet uluslararası kamuoyunun tepkisini çekti. Fakat buna rağmen, ABD ve İsrail, Kudüs'e taşınan büyükelçilik binasının açılışı için kutlama yapmayı ihmal etmedi.
Gazze sınırında orantısız güç kullanımı tavan yaparken, ABD ile İsrail, ABD’nin Kudüs’e taşıdığı büyükelçilik binasının açılışını büyük bir törenle gerçekleştirdi. Törende, Trump’ın önceden kaydedilmiş bir videosu yayınlandı. Videoda Trump, ABD’nin bölgedeki barışı sağlama amacına sonuna kadar bağlı kalacağını açıkladı.
Törene ABD adına ABD Başkanı Trump’ın kızı Ivanka Trump ve damadı Kushner katılırken birçok Avrupa Birliği üyesi ülke boykot kararı aldı.
Taraflı anket şirketlerinden bıktık usandık. İşte online olarak uygulanan ve herkesin sadece bir oy kullanabildiği botlara izin verilmeyen ip adresi kaydetmeyen bu sayede güvenliğinizi de sağlayan bu uygulamamızla ankete katılabilir. Paylaştığınızda ise ne kadar çok kişi ankete katılırsa tarafsızlığı da o kadar yüksek olan bu ankete katılabilirsiniz. Vaktinizi hiç almayacaktır Çünkü sadece iki soru sorulmuştur. Anında da sonucu görebilirsiniz saygılar.
Seçim anketi sonuçları merak ediliyor. En son seçim anketi sonuçları hangi parti ne kadar oy alır? 24 Haziran seçimleri ile ilgili yapılan açıklamalar vatandaşlar tarafından yakından takip ediliyor. Geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yaptığı açıklamada erken seçim tarihinin 24 Haziran Pazar günü olduğunu açıklamıştı. Bu açıklamanın ardından Yüksek Seçim Kurulu seçim takvimini ve seçime girecek olan partileri duyurdu. Yüksek Seçim Kurulu (YSK), 24 Haziran'da yapılacak cumhurbaşkanı ve milletvekilliği genel seçimine, AK Parti , BTP, BBP, CHP, DP, HDP, İP, MHP, Saadet Partisi ve Vatan Partisi'nin girebileceğine karar verdi. Vatandaşlar araştırma şirketlerinin ve siyasilerin yaptığı açıklamaları yakından takip ediyorlar ve hangi partinin oy oranın yükseliş, hangisinde düşüş olduğunu öğrenmek istiyorlar.
İstiklâl Marşı’nı yazması için yapılan tekliflere Maarif Vekili Hamdullah Suphi’nin kazandığı takdirde mükâfat almamayı kabul eden mektubundan sonra Akif Bey de katılmıştır. 1920 yılı sonlarında yazılan marş ilk defa Sebilürreşad’ın baş sahifesinde yayınlanıyordu. Şiir birden bire bütün vatan sathında bir iman rüzgârı gibi dolaştı. Taceddin dergâhında Ankara’nın en heyecanlı günlerinde yazılan bu marş için “büyük bir milleti asırlarca ayakta tutacak kadar kuvvetli mısralarla örülmüştür” deniyordu. Marş o yıllarda hemen hemen bütün işgal altındaki topraklarımızda gizlice bestelenmiş ve okunmuştur. Bilhassa İzmir’deki bestesini Zati Araca yapmış ve o yıllarda İzmir’de notası da basılarak okunmuştur. İşgâl altındaki İstanbul’da da Vakit Gazetesi işgal sansüründen “Şiir” başlığı altında gizleyerek yayınlıyordu. 1922’de de yine İstanbul’da Zeki Üngör’ün yaptığı beste bugün resmen söylediğimiz bestesidir. O yıllarda işgali protesto için yayınlanan ve millî ruhu besleyecek millî heyecanı ayakta tutacak “mefkûre kartlarında” hep bu marşın mısraları yer almaktadır. Kuvayı milliyetin posta pulları dahi bu marşın mısralarıyla süsleniyordu. Marş gerek o günlerde ve gerekse sonraki yıllarda Almanca İngilizce Macarca ve Fransızca’ya da tercüme ediliyordu. Türk ordularının bütün savaşları sırasında subay ve askerlerimizin şehitlerimizin ceplerinden bu şiir çıkıyordu. “İstiklâl Marşı’nın sesi düşmandan İzmir’i alan büyük kuvvetler arasında” sayılıyordu. Nitekim Türk ordularının İzmir’e doğru yürüyüşe geçtikleri sıralarda İzmir’e girdiğimizde Edirne’nin kurtuluşunun beklendiği günlerde hemen bütün gazetelerin birinci sahifeleri bu marşın mısralarıyla doludur. Yine 1921 yıllarında Ankara’da bu marş için bir beste yarışması açılıyordu. Daha sonraları yenilenen bu beste yarışmasında besteye girecek mısraları seçerek ilân eden bir komisyon kurulmuştu. Bu heyetin seçtiği mısraları beğenmeyen Mustafa Kemal’in bir gün ansızın gelerek katıldığı bir toplantıdaki sözleri oldukça önemlidir. O toplantının zabıtlarından Mustafa Kemal’in bu konuşmasını aynen alıyorum: “... Bu marş bizim inkılâbımızı anlatır. İnkılâbımızın ruhun anlatır. Bunu ne unutmak ne de unutturmak lâzımdır. İstiklâl Marşı’nda istiklâl davamızı anlatması bakımından büyük bir manası olan mısralar vardır. Benim en beğendiğim yeri de burasıdır: “Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklâl” Benim bu milletten asla unutmamasını istediğim mısralar işte bunlardır. Hürriyet ve istiklâl aşkı bu milletin ruhudur. Tarihe bakın: Bütün milletlerin bir esaret ve hürriyetsizlik devri geçirdikleri bir hakikattir. Fransa İngiltere Roma vilâyeti olmuşlardır. Almanya Hun eyaleti devresi geçirmiştir. Roma İmparatorluğu’nun üzerinde kurulduğu İtalya Napolyon’un tâbii olmuştur. İspanya; Arap sonra Fransız idaresine girmiştir. Dünya tarihinde fasılasız hürriyet ve istiklâlini muhafaza ve müdafaa etmiş bir millet vardır: Türkler Batı tarihinin millî kahramanı Versengetoriks kendisi talim ederek hemşerilerini kurtarmıştır. Bizim ona tekabül eden kahramanımız hürriyetini kaybedeceğini anlayınca nefsini ateşe vermiş ve küllerini bile düşmanına teslim etmemiştir. İşte Türk budur. İstiklâl Marşı’nın bu pasajı asırlar boyunca söylenmeli ve bütün yâr ve ağyâr anlamalıdır ki Türk’ün Mete hikâyesinde olduğu gibi herşeyi hattâ en mahrem hisleri bile tehlikeye girebilir fakat hürriyeti asla... Bu pasajı ve her vakit tekrar ettirmek bunun için lâzımdır. Bu demektir ki efendiler Türk’ün hürriyetine dokunulamaz!...” İstiklâl Marşı’nın kabulünden ve yayınlanmasından kısa bir müddet sonra Kurtuluş Savaşı’nın ve bütün Türk tarihinin en acı safhası başlıyordu: 10 Temmuz 1921’de saldırıya geçen Yunan ordusu çok hızlı bir gelişmeyle ilerliyordu. 13 Temmuz’da Afyon düştü. 17 Temmuz’da Kütahya ve ağustosta Eskişehir Yunanlılar’ın eline geçti. Halide Edip o günleri anlatırken “Ankara her an düşebilir” diye kaydeder. Gerçekten Ankara’da düşmek tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyordu. Ankara halkı akın akın Kayseri Kastamonu ve Sıvas yollarına üşüşmüştü. Devlet merkezinin bile Kayseri’ye hattâ Sıvas’a nakli hazırlığı başlamıştı. Mehmed Âkif bir çözülmeyi önlemek için bu düşünceye şiddetle karşı çıkıyordu. Gerçekten de hiç bir zaman Ankara’dan ayrılmadı. Millî şair ile son röportaj
Türk edebiyatına son devrin çok güzel şiirlerini hediye eden büyük şair Mehmet Âkif vatandan onbir senelik bir ayrılıktan sonra tekrar aramıza kavuştu. Fakat İstiklâl Marşı’nın millî his millî heyecan ve millî şiir yaratan bu büyük şairi Âkif yurda hasta döndü. Şimdi hastanede tedavi altındadır. ‘Yedigün’ muharriri Âkif’le konuştu. Onun yurttan ayrı yaşadığı günlerdeki hatıralarını intibalarını topladı. Günün birinde sessiz sedasız yola revan olarak vatan ufuklarını aşan şair Mehmet Âkif tam onbir yıl süren bu uzun seferin sonunda işte bembeyaz bir hastane odasının bembeyaz bir yatağında solgun mecalsiz bitap yatıyor. Başucundaki sandaleyeye oturdum. Ak kılların çerçevelediği bu sapsarı yüze bu gevşemiş sarkmış çizgilere bu yorgun ve dalgın gözlere bakıyorum: Zaman denen şeyin kudretini hayat denen efsanenin sırrını bilmek istiorum sonra yavaşça soruyorum: - Özledin mi bizi üstat?... Dudaklarını hiç kıpırdamasaydı hiç ses çıkarmasaydı bile bu zehir gibi gülümsemesiyle her şeyi söylemiş olurdu: - Özlemek mi oğlum... Bu acının büyüklüğünü bir daha kendi içinde görmek ister gibi gözlerini yumdu sonra kesik kesik konuştu; - “Mısır’dan üç gecede geldim... Bu üç gece otuz asır kadar uzun sürdü... Orada onbir yıl kaldım... Fakat bir an oldu ki onbir gün daha kalsaydım çıldırırdım... - Hasret... Kupkuru dudaklarından kendi gibi solgun bir ses sızıyor: - ... Çok acı... - Ya kavuşmanın sevinci? - Onu sorma oğlum... Onu ben kendi kendime bile sormuyorum... Ancak yazık ki vapurdan çıkar çıkmaz yatağa düştüm hiç bir şey göremedim. Ve kendi kendine söylüyor: - Cennet gibi yurdumdayım ya... Çok şükür. Hastalığı akla geliyor; - Karaciğerim dalağım şişmiş... geldik yattık burada. Müşahede altına aldılar bakalım ne olacak? Eski hatıralarını deşiyorum. Millî mücadelenin ilk günlerinde Ankara İstasyonu’nda karşılaşışımızı hatırlatıyorum. - Evet... -diyor- İstanbul’dan mücahede aleyhine fetva çıktığı gün ayrılmıştım. Üskürdar’dan araba ile şimdi ismini hatırlamadığım bir köye gittik oradan ‘Cuma’yı tuttuk. O zaman Adapazarı’nda karışıklık vardı kenardan geçtik kâh öküz arabaları ile kâh beygirlerle Lefke’ye geldik ve trenle Ankara’ya ulaştık... Ankara... Ya Rabbî ne heyecanlı helecanlı günler geçirmiştik... Hele Bursa’nın düştüğü gün... Ya Sakarya günleri... Fakat bir gün bile ümidimizi kaybetmedik asla yese düşmedik. Zaten başka türlü çalışılabilir miydi? Ne topumuz vardı ne tüfeğimiz... Fakat imanımız büyüktü.” Yorgun susuyor... - İstiklâl Marşı’nı nasıl yazdınız? Yavaşça yatağında doğruluyor yastıklara yaslanıyor sesi birden canlanıyor: - Doğacaktır sana vaadettiği günler Hakk’ın!... Bu ümitle imanla yazılır. O zamanı düşünün... İmanım olmasaydı yazabilir miydim. Zaten ben başka türlü düşünüp başka türlü yazanlardan değilim. Bu elimden gelmez. İçimde ne varsa bütün duygularım yazılarımdadır... Şu var ki İstiklâl Marşı’nın şiir olmak üzere bir kıymeti yoktur. Ancak tarihî bir değeri vardır.” Ve gözleri yemyeşil Şişli sırtlarında dilinde bir dua gibi aynı nağme titriyor. “Kim bilir belki yarın belki yarından da yakın...” - Ya büyük zafer üstadım... O anda ne duydunuz? Kalbi durmuş gibi sarsılıyor sonra bir anda yeniden canlanmış gibi nereden geldiği bilinmez bir ışıkla gözlerinin içi gülerek... - Ah... Diyor. Ve bir lâhza bırakıyor kendini bu eşsiz sevincin koynuna.. Dalıyor. Ve sesinin ta içten dudaklarına dökülüşünü seziyorum: - Allahım ne muazzam zaferdi o!... Ortalık hercü merç oldu... Beş altı saat içinde bir başka dünya doğdu. Tekrar gözlerini yumuyor: - Ve biz mest olduk!... - O zaman birşey yazmadınız mı? - Artık benim ne düşünecek ne duyacak ne yazacak hattâ ne yaşayacak takatim kalmıştı. Bizim dilimiz tutulmuştu. Ordu bizzat yazıyordu. Üstadı ziyarete gelenler görüşmemize ikide bir fasıla veriyorlar. Hastabakıcı hemşirenin getirdiği yemek tepsisi odayı bir parça boşaltıyor şimdi o ağır ağır çorbasını içerken bir yandan da benimle konuşmak nezaketini gösteriyor: - Mısır’da nasıl vakit geçirdiniz? - Kahire’nin yirmibeş kilometre cenubunda Helvan vardır. Sakin âsude bir köşedir. Orada oturdum. Zaten tab’an münzevi bir adamım. Gürültüyü sevmem İstanbul’da iken de böyle idim. Mısır’da da Darülfünunun işi çıkıncaya kadar Hilvan’da yaşadım. Son zamanlarda Kahire’ye indim. -Sevdiniz mi Mısır’ı? - Var güzel tarafları var... Bilhassa kışın.. hoş yazın da sıcak iklimlerde bulunduğum için muztarip olmazdım. Orada sıcak da sürekli değildir evler de ona göre yapılmıştır. En sıcak günlerde odaların harareti yirmisekiz otuzdan fazlaya çıkmaz. Fakat bir yaz günü İstanbul... Bu doğup büyüdüğüm bütün dostlarımın yaşadıkları İstanbul hele Boğaz gözlerimin önüne gelince... - Mısır’da neler yazdınız? - Geçmişten adam hisse kaparmış... Ne masal şey! Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi? “Tarih”i “tekerrür” diye tarif ediyorlar; Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi? Ve üstadın Helvan’da yazdığı “Firaunla yüzyüze”sinden şu son parçayı alıyorum: Bileydin ey koca Mısırın ilâhi uryanı! Mezara heykele ait bütün bu velveleler Bekan için mi hakikat? Meramın oysa heder: Evet bütün beşerin hakkıdır beka emeli Fakat bu hakkı ne taştan ne leşten istemeli! - Kolay mı yazarsınız? Dudaklarına götürdüğü bardağı yana çekerek: - Hayır!.. Diyor. Ve suyunu içtikten sonra devam ediyor: - Çok uğraşırım... Epi çalışırım... Mevzuu uzun boylu kafamda işlerim... nihayet kâğıt üzerine naklederken de hayli yorulurum. - Zevklerinizi sorabilir miyim üstadım? Hafifçe gülümsüyor. Ve “zevk” diye dünyada birşey var mı der gibi yüzüme bakıyor: - Zevk mi?... Benim zevklerim mi?... Eğer sevdiği eserleri okumak hoşlandığı mevzuları yazmak için uğraşmak nihayet düşünmek yapyalnız bir köşeye çekilerek sessiz sedasız düşünmek bir zevkse... Eh benim de zevklerim var demektir. Çorbasından başka birşeye el sürmeyen şaire hastabakıcı hemşire yalvaran bir sesle öteki yemekleri gösteriyor; - Siz yorulmayın... ben vereyim.... - Yiyemeyeceğim... - Bir parça sütlâç... - Mümkün değil.. Rica ederim ısrar etmeyin. Ve bana dönüyor: - Eskidenberi yemekle başım hoş değildir... Sigara da içmem... Şimdi doktorlar zorla ye deyip duruyorlar... zorla ne olur ki yemek yenebilsin? Tekrar yatağına geçince ben de vedaa hazırlanıyorum. Ve ayaküstünde soruyorum: - Ya son yazınız? - Mısır’da geçen sene bir resmimi çekmişlerdi... Güneşli bir hava idi. Gölgem de upuzun kumlarda duruyordu. Bu resmin altında şöyle yazmıştım: Hepsi göçmüş hani yoldaşlarının hiç biri yok Sen mi kaldın yalnız kafileden böyle uzak Postu sermekse meramın yola serdirmezler Hadi gölgenle beraber silinip gitmene bak. Ve kupkuru kalın dudaklar birbirine yapışıyor.
Katar'a Türk birliklerinin konuşlandırılmasına yetki vermek üzere bir tasarının geçişi, uluslararası topluma açık bir mesajla sunuldu: Doha yalnız değil.
Aslında, tasarının Katar krizinin başlamasından yaklaşık iki yıl önce meclis onayı bekleniyordu.
İki ülke zaten 2015'te askeri bir protokol imzalamış ve Türkiye Katar'da bir askeri üssü açmıştı - bölgedeki ilk askeri gücü şu anda yaklaşık 100 Türk askere ev sahipliği yapıyor, ancak kapasitesi 5000 kadar.
Pazartesi günü, Türk ordusu gelecekteki konuşlandırmayı koordine etmek için üç subay daha gönderdi. Bazı haberlerde, Ankara'nın başlangıçta piyade, daha sonra bir deniz kuvveti ve bunu takiben F16 savaş uçakları görev yapacak.
Ankara, Doha'yı, özellikle Türkiye'nin uluslararası alanda artan izolasyonu sonrasında, önemli müttefiklerinden biri olarak görüyor.
Katar Emir Şeyh Tamim bin Hamad el-Thani, geçen sene yapılan darbe girişimi sonrasında Başkan Erdoğan'a dayanışma çağrısı yapan ilk lider oldu.
Türkiye-Katar ticaret bağları
$ 424m
Türklerin 2015'te Katar'a ihracatı: ana maddeler deniz gemileri, elektrikli eşya, mobilya
$ 361m
Katar, 2015 yılında Türkiye'ye ihraç etti: ana maddeler petrol ve türevleri, alüminyum, plastik ürünler
Katar'a 2011 yılından beri % 126 oranında ihracat artışı
% 25 Katar'ın 2011'den beri Türkiye'ye yaptığı ihracatın düşmesi
Darbe planından sonra Erdoğan'ın yakın bir şekilde korunması için Katar özel kuvvetlerinin 150 seçkin bir birliklerinin Türkiye'ye gönderildiğini iddia eden haberler de var.
İki ülkenin hükümetleri de benzer ideolojik duruşları paylaşıyorlar.
Ne Müslüman Kardeşliği veya Hamas'ı "terörist örgütler" olarak sınıflandırmaz; Her ikisi de 2013'te Muhammed Morsi'yi deviren Mısır'daki darbeyi kınadı; Hem Başar Esad'ın Suriye rejimini devirmek için İslamcı grupları desteklediler.
Ayrıca İran'a karşı aynı tavırları var. Her ikisi de, bölgedeki en önemli oyunculardan biri olduğunun farkındalar ve Tahran'ın Suudi şeytanlaştırmasının aksine, iyi ilişkiler sürdürmeye çalışıyorlar.
Katar ayrıca Türkiye'ye yoğun yatırım yapıyor - Doha'nın yabancı yatırımları açısından yedinci sırada.
Katar'a yapılan Türk ihracatı 420 milyon doların (330 milyon pound) üzerinde bir değer taşıyor ve emirlik Türk savunma şirketleri ile çeşitli silah anlaşmaları istiyor.
Resim telif hakkıAFPImage captionKatar 2022 Dünya Kupasına ev sahipliği yapmaya hazırlanırken, Türk firmaları inşaat pastasından bir parça almak istiyorlar
Resmi rakamlara göre, başta inşaat sektöründe olmak üzere 30'dan fazla Türk şirketi tarafından Katar'da yapılan projelerin değeri yaklaşık 8.5 milyar dolara ulaştı.
Ve 2022 Dünya Kupası hazırlıkları devam ederken, Türk müteahhitleri ülkeyi daha fazla yatırım yapmak için gözlüyor.
Sayın Erdoğan, Katar krizine derhal son vermesini ve Suudi kralın bunu çözüme kavuşturmaya çağırmasını talep etti.
Katar yanlısı bir konuma sahip olmakla birlikte Türkiye, Suudi karşıtı olarak algılanmak istemiyor.
Her şeyden önce, taraflar arasındaki ilişkileri onarmak için yapılan diplomatik bir çözümdür.
Ancak gerginlik daha da askeri bir çatışma ya da bir darbe ile sonuçlanırsa, Türkiye yine de yakın zamanda kabul edilen "kardeşi" tarafından ayakta kalmaya hazır olacak mı?
Türkiye, Suriye'nin kuzeyindeki el-Bab kasabasında sözde İslam Devleti ile savaşan Türk askerlerimizin "tamamen kontrol altında" kaldığını belirtti. Savunma Bakanı Fikri Işık Türk medyasına verdiği demeçte, Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) savaş uçakları şehir merkezine ulaştı ve mayınları bulmak ve temizlemek için çalışıldığını belirtti.
Işık, Anadolu haber ajansının verdiği demeçte, "El-Bab'a geldiğimizden bu yana çok zaman geçti ama bugün el-Bab'ın tam kontrolünün yapıldığını ve şehir merkezine girildiğini söyleyebiliriz" dedi. "Arama ve tarama operasyonları bittiğinde, el-Bab'in İŞİD unsurlarından tamamen temizlendiğini söyleyebileceğiz." dedi.
Peki El- Bab ve bu operasyonlara ayrıntılı olarak bir göz atalım.
Halep'in kuzeydoğusunda yer alan El-Bab küçük kasabalarında yaşayan 50 bin kişiye ek olarak 100 bin nüfusa sahip. El-Bab 2013-2014 kışında İşid tarafından ele geçirildi ve büyük bir kıyıma maruz kaldı. Bu ilçe o zamandan beri Suriye Ordusuna ve muhaliflere yönelik saldırıların temelini oluşturan İşid'in elindeki bir kale konumunda yer aldı. Türk askerimiz liderliğindeki Fırat Kalkanı Operasyonu kapsamında kuzeyden yaklaşırken Esed'e bağlı Suriye Ordusu ise güneyden içeri girmeye çalıştı.
Rus hava kuvvetleri El-Bab'ın güneyindeki ve kuzeyindeki İşid mevzilerini bombalayarak Türk askeri ve Suriye askerlerinin kente ilerlemelerine imkan sağladı. (Bu sırada hatırlarsınız sözde yanlış koordinat üzerine Rus uçakları askerlerimizin konuşlandığı binaya bomba atmışlardı. ) Bu durum Türkiye ile Suriye arasında El-Bab için rekabet etmeleri yerine koordinasyon halinde ortak hareket ettiklerinin bir göstergesidir.
Kuzey Suriye'de gerçekleşen Fırat Kalkanı Operasyonunun başka bir amacı PKK YPG PYD Terör örgütlerinin Membiçi Afrin Kobane ile birleştirerek daha etkin bir toprak bütünlüğünü sağlamasının önüne geçmektir. Ağustos ayında Membiç'i ele geçiren YPG bundan sonra El-Bab'ı ele geçirerek Kobane ile topraklarını birleştirmek amacındaydı. (la bunlar Afrin-Kobaneyi ne ara ele gerçirdiler diye sorarsanız 29 Ekim 2014 tarihinde perşmergenin Iraktan Suriyeye hangi yoldan geçtiğini araştırabilirsiniz.) Bu amacın önüne geçmek için Amerika destekli Ypg ye karşı Türkiye Rusya ile irtibat halinde olarak El-Bab'a doğru ilerleyişini başlattı.
YPG'nin El-Bab'ı ele geçirmesi Suriye ve Türkiye'nin de menfaatine değildi. Rusya ile Türkiye Ağustos 2016'da medyamızda ekonomik anlaşma olarak geçen bir takım anlaşmalara vardı. 20 Aralık 2016'da İran'ın da katılımıyla Türkiye - Rusya - İran üçlü bir anlaşmaya vararak ortak hareket planı çizdi. Doğu Halep bu anlaşmanın imzalanmasından sonra Suriye Rejimi tarafından ele geçirildi. El-Bab da görünüşe göre Türkiye'ye bırakılacaktı.
Tüm bu gelişmelerde Amerika boş durmadı ve Türkiye'yi İşid'e karşı savaşta Ypg ile müttefik olması çağrısı yaptı. Recep Tayyip Erdoğan'sa bunu kabul etmedi. El-Bab Türkiye için bir iç politika meselesidir. Burada başarılı olmamız sonucunda tek yönümüz Membiç olmalıdır.
Türkiye Rakka'yı ele geçirmek istiyorsa Ypg kontrolündeki Membiç'in İşid kontrolündeki güneyinden gitmeye kalkışmamalıdır. Böyle bir cesarete kapılmamız ordumuz açısından daha fazla zarara sebep olacak ve Türkiye'nin güvenli bölge çabasını gitgide zora sokacaktır. Çünkü Güvenli Bölgemizin ortasında Membiç'te Ypg terör örgütü bulunmaya devam edecektir. Membiç'in güneyinden gitmemiz bize kuzeyde YPG ve doğuda İşid olmak üzere iki cephe açacaktır. Rusya ile anlaşmaya varan Türkiyenin Amerikan Ypg'si tarafından bir saldırıya uğramayacağının garantisini de kimse veremez.
Eğer askerimiz Rakka'ya gidecekse Ypg'ye saldırmak ve Membiçten temizlemek zorundadır. El Bab ele geçirildikten sonra Türkiye'ye gelen Amerikalı üst düzey yetkililer genelkurmay başkanları dış işleri bakanları vesaire Türkiye'nin Ypg ile savaş haline girmesini engellemek ve beraber hareket edilmesini sağlamak için bir hayli uğraştılar. Bu ziyaretler El Bab'ı ele geçirmemizi uzatmış hala da mayın temizlediğimizden uzamakta bu durumda Rakka'yı korumaya yönelen ve tüm güçlerini Rakka'ya yönlendiren İşid'e zaman kazandırmıştır.
İşin Özü Türkiye aşağı tükürsen sakal yukarı tükürsen bıyık konumunda kalmıştır.
Bu ve daha fazla içerik için kuruluşumuzun bir sitesi olan 3D Kağıt Sanatı adresine bekleriz.
Son aylarda oldukça kulağımıza çalınan bir sanat Quilling. Güzel dilimize “Kağıt Kıvırma Sanatı” ve “Kağıt Telkari” olmak üzere iki farklı şekilde girmiş. Rengarenk kağıtları kesiyor, incecik şeritler haline getirip özel kıvırma aleti yardımıyla sararak elde edeceğiniz çalışmayı aksesuar, süsleme, ve sair aklınıza gelebilecek tüm tasarımlara yerleştirebilirsiniz.
Örneklerle açalım mı?
1. Yapımı oldukça kolaydır
2. Siz yeter ki tasarlayın, her yerde kullanabilirsiniz
3. Kağıt şeridi kıvır, yapıştır ki açılmasın, elinle şekil ver! Kolay aslında değil mi?
4. Bir de temel şekilleri var Quilling’in
5. Bu şekilleri bir araya getirerek pek çok orijinal şey yapabilirsiniz
6. Sevgililer Günü kartından çerçeveye, defterden hediye kutusuna objeleri süsleyebilir…
7. Takı…
Bu ve daha fazla içerik için kuruluşumuzun bir sitesi olan 3D Kağıt Sanatı adresine bekleriz.
8. Tablo…
9. Kapı süsü ve hatta özel günler için hediyelikler yapabilirsiniz
10. Özel gün demişken, örneğin geek bir sevdiceğe sahipsiniz düşünsenize ona neler yapabilirsiniz...
11. Veya çocuk ruhlu bir arkadaşa...
12. Çok ve pahalı malzemeler gerektirmemesi sonucunda, Quilling herkes tarafından kolayca yapılabilir
13. Quilling tarihine gelirsek, işte bu konuda ciddi dalgalanmalar mevzubahis...
Bu ve daha fazla içerik için kuruluşumuzun bir sitesi olan 3D Kağıt Sanatı adresine bekleriz.
14. 16. ve 17. yüzyıllarda Avrupalı rahibeler tarafından süsleme ve dekorasyon amaçlı yapıldığı bilinirken...
15. Bazı kaynaklar bugün kullanılan tekniklerin çoğunun Antik Mısır döneminde kullanıldığını gösteriyor
16. Ciddi bir sabır gerektiren Quilling, 19. yüzyıla gelindiğinde rafa kaldırılmış...
17. 20. yüzyıl başındaysa, kağıt çeşitliliğinin artması, kolay ulaşılabilirliği ve kolaylığıyla yeniden canlanmış
Bu ve daha fazla içerik için kuruluşumuzun bir sitesi olan 3D Kağıt Sanatı adresine bekleriz.