Kayserispor’a Kadıköy'de 3-2 mağlup olarak ligdeki 4. karşılaşmasında 3. yenilgisini alan Fenerbahçe’nin Teknik Direktörü Phillip Cocu, maç sonunda çarpıcı açıklamalara imza attı. Düzenlenen basın toplantısında Türkiye'nin içinden geçtiği zorlu ekonomik sürece dikkate çeken Cocu, ''Bu sıkıntılı günlerde taraftarlarımızın dikkatini bir nebze olsun gündelik maddi sıkıntılarından uzaklaştırabildiysek ne mutlu bizlere. Oyuncularımı tebrik ediyorum'' ifadelerine yer verdi.
Fenerbahçe'nin Türkiye'de en fazla taraftara sahip kulüp olması dolayısıyla toplumsal bir sorumluluğu bulunduğunu belirten Cocu, ''Kaybettiğimiz maçlara bakarsanız Yeni Malatyaspor, Göztepe, Kayseri... Biz normalde bunların üçünü de yenebilecek güçte bir takımız ama yensek nolur? 2 saat konuşulup unutulur. Sonra yine gelsin dolar kaç lira oldu, gitsin yine neye zam geldi muhabbetleri. Acaba batar mıyım, işimi kaybeder miyim endişeleri. Halbuki yenilince öyle değil. Temiz bi 24 saat 'nolacak bu takımın hali' diye düşünüp kendi dertlerinden bir nebze uzaklaşıyorlar. '' sözleriyle takım olarak taraftarın mutluluğunu her şeyin üzerinde gördüklerini dile getirdi.
''Bize küfretmeleri daha güvenli''
Fenerbahçe yenilince taraftarların yönetime, teknik heyete ve futbolculara küfrederek deşarj olduklarına da dikkat çeken tecrübeli teknik adam, ''Öteki türlü belki de dayanamayıp ekonominin bu halde olmasından sorumlu olanlara küfredecekler ki Allah muhafaza öyle bir şey olursa başlarına ne geleceği belli değil. Onun yerine bize etsinler. Biz sineye çekeriz.'' derken, taraftarları sadece psikolojik olarak değil yasal olarak da korumak için taşın altına ellerini koymaktan çekinmeyeceklerini ifade etti.
Phillip Cocu, Fenerbahçe'nin ilerleyen haftalarda toparlanma ihtimalinin Türkiye ekonomisinin toparlanma ihtimalinden nerden baksan daha yüksek olduğunu, o anlamda taraftara ümit verme noktasında da daha avantajlı bir konumda bulunduğunu vurgulayarak, taraftarların kendi iyilikleri için dikkatlerini takıma yöneltmelerinin daha karlı olacağını belirtti.
Bir soru üzerine, önümüzdeki haftalar için takımda bazı değişiklikler düşünebileceğini belirten Cocu, ''Biraz da döviz piyasalarına ve diğer ekonomik göstergelere bağlı aslında. Pazartesi enflasyon rakamları açıklanacak. Oralarada bir düzelme görürsek biz de galip gelebilecek bir kadro ve oyun düzeniyle sahaya çıkabiliriz. Bunun için gerekli hazırlıklarımız var.'' sözleriyle de ileriye dönük iyimser mesajlar verdi.
Yurt dışından ithal edilen kağıdın yüksek döviz kuru nedeniyle giderek daha pahalı hale gelmesi son olarak Takvim gazetesini de mecburi fiyat artışına itti. Gazete, emekliye zam müjdesini bundan böyle 1 TL'den verecek.
Gazeteden yapılan açıklamada, Takvim'in emekliye gün aşırı yeni bir müjde vermek, ekonomide her şeyin harika gittiğini ve AK Parti yönetiminde Türkiye'nin şahlandığını yazabilmek için ihtiyaç duyduğu kağıdın yurt dışından ithal edilmesi nedeniyle fiyat artışının artık kaçınılmaz olduğuna vurgu yapıldı.
Balıkesir ve İzmit'te bulunan SEKA kağıt fabrikalarını kapatarak Türkiye'yi yurt dışından tonu 800 dolara gazete kağıdı ithal etmek zorunda bırakan AK Parti'nin ekonomiyi nasıl şahlandırdığını ve şu an yaşanan ufak tefek sıkıntıların kağıdı bile dışarıdan almak zorunda kalan Türkiye'yi çekemeyen dış mihrakların oyunu olduğunu artık 75 kuruştan duyurmalarının imkansız hale geldiğini belirten Takvim Gazetesi, önümüzdeki haftadan itibaren fiyatı 1 TL yapacaklarını üzülerek duyurdu.
''İstesek eski müjdeleri tekrar verebilirdik...''
Açıklamada, 75 kuruştan emekliye her gün yeni bir müjde verebilmek için son ana kadar direndiklerini ancak artık dayanacak güçlerinin kalmadığını belirten Takvim yönetimi, ''Eski müjdeleri tekrar vererek de bir süre idare edebilirdik, eminiz okuyucularımızın da bir çoğu fark etmezdi bu durumu ancak etik kurallarımız bizi bunu yapmaktan alı koydu.'' ifadelerine yer verdi.
Takvim gazetesindeki fiyat artışını önümüzdeki günlerde diğer gazetelerin de takip edeceğine kesin gözüyle bakılırken, uzmanlar dövizdeki yükselişin bu şekilde sürmesi halinde basında toplu işten çıkarmaların başlayacağı ve gazetelerin ekonominin süper gittiğini daha az personelle duyurmak zorunda kalacağı konusunda şimdiden uyarıyor.
Sony Channel frekans bilgileri, Türkiye medyasında E2 Tv ve Cnbc e tarzı kanalların kapanması sonucu bu boşluğu doldurmak adına henüz yeni olan ekli olan kanalın açılmaması dolayısıyla frekansı yenilemek ya da kanalı uydularına eklemek isteyen seyirciler tarafından araştırılmaya başlandı. Peki, Sony Channel frekans bilgileri nelerdir? Ya da Sony Channel frekans bilgileri girilmesine rağmen kanal televizyon listesinde neden gözükmektedir? İşte, seyircilerin merakla araştırdığı Sony Channel frekans bilgileri hakkında detaylı bilgiler Onegonuşuo adlı internet sitemizde.
Büyük heyecanla ve sevinçle beklenen Sony Channel'da; FringeVikings, Fargo, Flash, The Mentalist, Arrow ve Person of Interest gibi diziler yayınlanıyor. Ayrıca haftasonları cumartesi günleri Harry Potter filmlerini yayınlaması seyircileri sevindiriyor.
Öncelikle aşağıda yer alan frekans bilgilerini televizyonunuzun manuel arama kısmında yazarak Sony Channel i aratmanızı önermekteyiz. Eğer Tv kanal listenizde yer almıyorsa bu sayede kanalınız listenize eklenecektir. Kanal listesinde en altlara bakarak Sony Channel'in eklenip eklenmediğini kontrol edebilirsiniz.
Tüm bu çabalara rağmen kanalınızı halen göremiyormusunuz.
O halde aşağıdaki adımı takip etmekten başka çare kalmıyor.
Sony Channel frekans bilgileri girmeme rağmen gözükmüyor.
Uzun müddet bende kanalı bu şekilde yüklemeye çalıştım ancak bir türlü sonuç alamamıştım. Sonunda aklıma bir fikir geldi ve 800 kanal arasından 12034 frekansına sahip tüm kanallara tek tek bakmayı düşündüm. Bu şekilde en sonunda bu frekansa sahip olan ANI TV adlı bir kanalın içerisinde Sony Channel kanalını buldum. Yani televizyonum Anı tv nin ismini güncellememişti ve bu yüzden Sony Channel'i bulamıyordum.
Çözümüm bu oldu. Sizde Tv kanal listenizden Anı tv yi aratarak Sony channelin bu kanalda olup olmadığını kontrol edebilirsiniz.
Buna rağmen bulamadıysanız benim son yaptığım araştırmayı sizinde yapmaktan başka çareniz yok maalesef. Tek tek 12034 olan kanallara bakarak Sony Channeli araştırmanız gerekmektedir.
Çünkü zulüm... Lağımlardan, kalorifer dairelerinden başlayan veba gibi, ilkin gözden ırak yerlerde, sinsi sinsi doğuyor.
Camus’nün Veba romanında günün birinde
fareler lagımlardan, kalorifer dairelerinden çıkıp
sokaklarda patır patır ölmeye baslar. Baslangıçta
kapıcılardan baska kimsenin ciddiye almadıgı bu
garip hadise, zamanla vahim boyutlara ulasır. Sehirde
korkunç seyler vuku bulmaktadır. Hızla yayılan
mikrop neticesinde ölüm insanlara da sirayet eder.
Semptomlar açıkça vebaya isaret etmektedir. Ama
yok canım, bu çagda veba mı olur, denir evvela. Böyle
seyler bizim basımıza gelmez, denir. Daha ortada
fol yok yumurta yokken simdi hastalık lafları çıkarıp
da vatandası tedirgin etmeye ne lüzum var, denir.
Istikrar sonuçta, malum, her seyden önemlidir.
Uzun süre elbirligiyle reddederler baslarına gelenin
veba oldugunu.
Adını koymazlarsa sonuçlarını da
görmezmis gibi. Adı konulmazsa kendi de olmazmıs
gibi. Oysa felaketler isimsiz de ilerlemeyi
pekâlâ bilir.
Derken baslangıçta tek tük gelen
ölüm haberleri kısa sürede artar,
durum korkunç bir hal alır. Geri
dönüssüz noktalara varılır, artık
katı önlemlere basvurmak
sarttır. Sehir karantinaya alınır,
giris çıkıslar yasaklanır. Bundan
sonra hiçbir sey eskisi gibi
olmayacak; ne yasanacaksa
içeride, hem herkesten uzak,
hem de herkesin gözleri önünde
yasanacaktır.
Neyse, bütün romanı anlatacak
degilim. Olacak olur, ölecek ölür.
Modern zamanların konforuna
sıgınmıs modern bir sehrin,
yasanabilecek herhangi bir felaket
karsısındaki çaresizligini, acizligini
ve hangi mekan ve zamanda olursa
olsun insanın insana, insanın kendine
yapabileceklerini dehsetle görürüz.
Daha dogrusu hatırlarız.
En nihayet, kahramanlarımız kendi
aralarında konusurken, ne çok
ölüm gördük, derlerler. Ve daha
da fecisinin, yani ölüm görmekten
bile korkunç olanın, buna
alısmaları oldugunu fark ederler. Asıl felaket budur,
baskalarının ölümüne alısmak, onu sıradanlastırmak.
Hissizlesmektir bu dünyadaki asıl ceza, dalga dalga
yayılan hakiki veba...
Uzun lafın kısası...
Hayat romanlardaki gibidir ve hatta biraz daha fazlası.
Felaketler ille de hemen öldürmez insanı. Ve biz öyle
olduguna, olacagına inanmak istesek de ısrarla, habis
seyler sadece baskalarının basına gelmez. Bilakis,
bazen elden ele, bazen sessizlikten sessizlige yayılır.
Alısmaktır kötülügün yesil ısıgı.
Iste bu yüzden...
Biz alısmayalım.
Baskalarının felaketini kanıksamayalım. Bizzat
basımıza gelmediginde, paçayı sıyırdık sayıp ferah
fahur arkamıza yaslanmayalım.
Felaketler bulasıcıdır, hiç degilse bunu hatırlayalım.
Fakat nasılsa kaçıs yok deyip, çaresizlige, korkuyla
uyusmaya, her sabah feci haberlerle uyanıp, her
gece gögsümüzde sancıyla uyumaya da fit olmayalım.
Sessizligin susanların yükselttigi derin bir uçurum
oldugunu hatırlayalım. Ne zaman kıyısına gelsek,
gücümüzü toplayıp, hiç degilse, “buradayım” diye
bagıralım.
“Buradayım!”
Çünkü bazen hayat kurtarır verdigimiz bir nefes.
Birinin tükenmeye yüz tutmus cılız nefesine
ekleniverir çıkardıgımız ses. Sesimizi, nefesimizi
birbirimizden sakınmayalım.
Hani sort giyen kadına saldıran su tekmeci zorba
salıverildikten sonra, kamuoyu sesini yükseltince,
hakkında yeniden yakalama kararı çıkmıstı ya.
Sadece bu bile gösteriyor; yükselen her sesin, bosluk
sandıgımız bu yerde bir karsılıgı var. Ve yine sadece
Gizliyor kendini, bütün
karanlıklar gibi gizli saklı
ürüyor. Sonra yavas yavas
ortaya serilince marifetleri, bu
defa bahanelerin ardına gizleniyor. Onu gizleyenler
hep bahaneciler, bana neciler... Marifetleri bir bir
dökülmeye baslayınca zulmün ortaya, evvela “üç bes
münferit hadise” deniyor. Biraz daha yayılınca, is bu
defa “bilmiyordum, görmemistim” masalına dönüyor.
Sonra sessizlikte büsbütün palazlanıp artık kendini
gizlemeye bile gerek duymadan cüretkârca sokaklara
döküldügünde zulüm, bu bahane de sökmüyor artık,
yenileri gerekiyor. O vakit en sık basvurulanlar, “ama
o masum degil, o zaten hak etmisti” lafları oluyor.
Oysa en az susmak kadar tehlikeli, kimin neyi hak
ettigine karar vermek. Insanı altında bırakacak kadar
agır yüktür adalet.
Gerçek su ki,
hepimiz bal gibi biliyoruz ki,
kimin neyi hak ettigi, kimin ne kadar masum
olduguyla degil, kimin kimlerden olduguyla, hatta
kimin kimlerden olmadıgıyla ölçülüyor. Üç yasında
bir çocuk öldügünde bile kimligine bakıyor evvela
herkes. “Biz”dense feryat figan ediyor, “onlar”dansa
susup görmezden geliyor. Bazen tam feveran edecek
oluyor gönlü sızlayan biri, çocuk “biz”den degilse bile,
ama son anda katilin kimligi ilisiyor gözüne. Tanıdık
geldiyse susuyor.
Susuyor.
Susuyor, çünkü...
Susuyor, neden bilmiyorum.
Susuyor, galiba o an ona, hayatta, çocukların
nefesinden, adaletin terazisinden, insanlık onurundan
daha mühim seyler varmıs gibi geliyor. Oysa yok. Hiç
olmadı. Olmayacak.
Çocukların nefesinden kıymetli
seyler var sanılan bir dünyadan, o seyler ugruna
nefesler feda etmekte beis görülmeyen bir çukurdan,
kimseye, ama hiç kimseye, huzurla yasanacak tek
dönüm toprak çıkmadı, çıkmayacak.
“Onlar”, “bizler” derken, kiminin felaketine ses
çıkarıp kimininkini görmezden gelirken, böyle
böyle palazlanıyor iste zulüm. Sokaklara, hayatlara
sızıyor, habis bir mikrop gibi dalga dalga yayılıyor.
Biz sustukça o büyüyor, o büyüdükçe biz susuyoruz.
O bizim sessizligimizden ve bahanelerimizden
beslenip besileniyor; biz onun korkusuyla eriyip
yitiyoruz. Yakınımıza, çok yakınımıza ulasana dek,
görmezden gelmeyi sürdürüyoruz. Adaletin sadece
biz ve arkadaslarımız, biz ve bizim gibi düsünenler
için aranabilir bir hak oldugunu
sanıyoruz. Oysa adalet ya herkes için
vardır, ya da kimse için yoktur. Yani biz,
baskalarının felaketine sustukça, kendi
felaketimize kucak açıyoruz.
“Biz” dünyanın en güzel sözcügü.
Ama en tehlikelisi de aynı zamanda.
Onunla aydınlanıp güçlenecegimize,
onun karanlık batagına saplanıp
körlesiyoruz.
Bir Rachel Corrie vardı, hatırlarsınız.
“Zulüm bizdense, ben bizden
degilim” demisti. Ait oldugu “biz”in
tüm konforuna sırtını dönüp, bunu
söyleyebilecek kadar yigit biriydi.
Gazze Seridi’nin güneyinde,
Filistinlilerin evlerinin yıkılmasına
mani olmaya çalısırken, zırhlı bir
buldozer tarafından ezildi. Orada, bir haksızlıgın
önünde durmaya çalısırken öldügünde, sadece
yirmi üçündeydi. Biri de onun önüne, baska biri
de o birinin önüne ve daha baska biri de o birinin
önüne geçseydi, kim bilir belki ölmezdi. Hepimiz
ötekine, hepimiz birbirimize yapılan haksızlıgın
önünde dursaydık, durabilseydik birbirimizin yanında
yöresinde, kim bilir belki kimse ölmezdi.
Bazıları, böyle haddinden umutlu ve iyimser lafların
sonsuza dek bos hayaller olarak kalacagına inanır.
Bilmem, öyledir belki. Ama önemli mi? Hayat,
neticede daima kasanın kazandıgı bir kumar sayılır.
Insan sonunda degil, yolda kazanır.
Yıllar evvel James Baldwin, cezaevindeki Angela
Davis’e yazdıgı mektupta, “Susmanın yalnız
cinayet degil, intihar da demek oldugu bir çagda
yasadıgımız için elimden geldigince gürültü çıkarmaya
çalısıyorum” demisti. Hatırlayalım. Susmakla sifa
bulmaz yaralar. Endiselerden mürekkep derin
sessizlikleri kabuk sanıp, arkalarına saklanmayalım.
Çünkü felaketler bulasıcıdır. Felaketler, daima...
Hayat en büyük tekmeyi hayallerinden vazgeçenlere atıyor.
Eğer hayallerin yoksa etrafındaki hiçbir şeyin önemi kalmıyor.
Gökyüzüne baktığında bile duvar görürsün, ağaçlar birer
demir parmaklık olup sarar etrafını.
Olmayacak isler pesinde
kosturmaktan yoruldum. Tam
her sey bitti derken olmayacak denen
isler oldu. Ama yorgundum. Bosa kürek
sallamadıgımı bilmek güzel. Yine de
iskelenin daha yakın olmasını dilerdim.
Hayat dedigin kalıcı yaralar bırakan
geçici bir hevesten ibaret. Yara izlerine
aldırıs etmeden bir hevesin pesinde
sürükleniyoruz. “Hayat her seye ragmen
devam ediyor.” Aldıgımız her yaradan
sonra böyle teselli ederiz kendimizi. Ki
bu gidisle daha çok kuracagız gibi bu
cümleyi. Güzel günler geride kaldı. Iyi
insanların yerini ruhsuz pezevenkler
düsünmeden hayal
kurmak, hayallerini
gerçeklestirebilmek
için çabalamak
gerek. Ekranda
çiglikten baska bir
sey yok. Hepsinde
evlendirme
programı adı altında
dönen kepazelikler
silsilesi. Sanki
insanlardan ve hatta
iliskiler yumagı. Görmezden gel hepsini.
Kumanda senin elinde. Hayatına yalnızca
sen yön verebilirsin. Bu bataklıgın seni
de içine çekmesine izin veremezsin. Ne
olursa olsun hayallerinden vazgeçme.
Hayat en büyük tekmeyi hayallerinden
vazgeçenlere atıyor. Eger hayallerin
yoksa etrafındaki hiçbir seyin önemi
kalmıyor. Gökyüzüne baktıgında bile
duvar görürsün, agaçlar birer demir
parmaklık olup sarar etrafını. Ne içine
çektigin havanın ne de içtigin suyun
tadına varırsın. Sokaklar hayallerini
kaybetmis insanlarla dolu. Bu yüzden
beton yıgınları demir parmaklıklar
gibi yükseliyor, sarıyor sehrin etrafını.
Göge degecek kadar yükselen binaların
içindeki insanlar gökkusagına degil,
evlerinin tavanına bakıyorlar. Grinin
zulmüdür bu. Insanlar hayallerinden
vazgeçtikçe sehirler de renklerini
kaybediyor. Is makinelerinin gürültüsü
bir sehrin yardım çıglıgıdır aslında.
Kalabalıgın gürültüsüne alısmıs,
sessizlikten korkan insanlar bu çıglıgı
duyamıyorlar. Tek tiplestirilmeye çalısılan
bir tezgâhın içindesin, sıyrılıp gitmene
izin vermiyorlar. Onlar izin vermesin, ne
çıkar? Kimsenin iznine, kimsenin rızasına
ihtiyacın yok senin. Hayallerin varsa
elinde, tutunacak bir dalın var demektir.
Yaslan o dala, kırılmasına asla izin
verme. “Ben mutsuzsam herkes benim
kadar mutsuz olsun” diye düsünen,
yakmaya çalısan
sözlerine karsılık
ufak bir tebessümün
en büyük cezadır
Farklılık olarak gördügüm ne varsa hepsi
sıradanlıgımmıs. Bu ne agır bir yük, bu
ne büyük bir çile diye düsündügüm
dertlerin çaresi tek bir kahkahaymıs.
Baslangıçlar korkutucu, bitislerse
hüzünlüdür. Yine de tüm korkularınla
yüzleserek bir yerden baslamak gerek.
Zaman, en büyük hatasıdır insanın. Ben
daha onu iyi kullananı görmedim. Ruhun
zamana karsı mücadelesidir kurdugun
hayaller. Ne vakit gerçeklesecegi hiç
belli olmaz. Yorulmadan mücadele etmek
gerek. Hem zihnen hem bedenen hazır
olmak lazım olmayacak denen islere.
Allah hepimize akıl fikir versin. Ya da
sadece akıl versin yeter. Her konuda
bir fikrimiz var zaten. Ama kendimize
yetecek kadar aklımız yok. Biraz akıl,
biraz da sabır. Tek ihtiyacımız budur.
Sss! Çok konusma. Fikirlerini kendine
sakla. Kalabalık sevmez, sesini fazla
çıkaranı. Duymak istediklerini söylemezsen
aforoz ederler seni. Ya onların istedigi
seyleri söyle ya da sus.”
Oysa kalabalıga karısmak için çıkmıstı
bu yola. Yıllarca dört duvarın arasına
sıkısıp kalmıstı. Insanlardan uzak, sokagı
bilmeden, hayatı sadece okuduklarıyla
anlamaya çalısmıstı. Dısarıda olanları evinin
penceresinden asagı bakarak yorumlamaya
çalısmıstı.
Hayata karısmadan geçip
giden ömür tazeligini koruyamadan
çürümeye, insanlara
dokunmadan kurulan
aglarıyla kaplanmaya
baslar. Bunun farkına
varmıs ve oturdugu
yerden olan biteni
seyretmek yerine,
hayallerinin
pesinden kosmak
için sokaklara
vurmustu kendini.
Ama çok geçmeden
her köse basının
Okeye bile dördüncü lazımken, yabancı
birini aralarına almak istemiyorlardı. Köse
baslarını isgal etmektense, hep beraber aynı
sokagın tadını çıkarabileceklerini anlatmaya
çalıstı. Anlamadılar. Küfürler yagdırıp, kavga
ettikleri insanların aslında kendilerinden
farklı olmadıgını açıklamaya çalıstı.
Dinlemediler.
Sokagın iki ucuna taslardan
kale direkleri yapıp çift kale maça çagırdı.
Oynamadılar. Bir araya gelmemeye, küçük
gruplar halinde yalnız kalmaya kararlıydılar.
Fikirlerini önemsemiyorlar, söylediklerini
dinlemiyorlar, onu görmezden geliyorlardı.
Hepsinin tek istegi onaylanmaktı.
Düsündükleri seylerin altına imza atmasını
bekliyorlardı o kadar. Çaresiz, herkesi
dinledi. Anlamaya çalıstı. Konusacak oldu,
susturdular. Karsı çıkacak oldu, bastırdılar.
Anlattıklarını onaylamayınca küfrettiler,
yuhaladılar, kovaladılar.
Insanlar çok konusuyordu. Herkes
tutamayacagı sözler veriyordu. Hepsine
inandı. Kimse sözünü tutmadı. Emeginin
karsılıgını vermedi. Yine de onlardan hiçbir
zaman umudunu kesmedi. Hata yapmak, en
büyük lüksüdür insanın. Aynı hatayı tekrar
yapmadıkça sorun yok. Fazla da lükse
kaçmamak lazım. Fazla lükse kaçmadan
hatalar yaptı. Yaptıgı hatalardan dersler
aldı. Hata yapanlardan özür bekledi.
uzak durmaya
çalıstı. Insanları bir
araya getirebilmek
bosalttı, kendini atese verdi. Son gördügü
görüntü herkesin bir arada olduguydu.
Mutlu oldu. Alevlerin arasından son bir
kez gülümsedi. Gülüsü kül oldu, yangın
söndü. Kalabalık dagıldı, herkes yine kendi
kösesine çekildi. Insanlık için kendini yaktı
ama kimsenin umurunda olmadı. Hiçbir sey
degismedi, adam yandıgıyla kaldı.
“Sss! Çok konusma. Fikirlerini kendine
sakla. Kalabalık sevmez, sesini fazla çıkaranı.
Duymak istediklerini söylemezsen aforoz
ederler seni. Ya onların istedigi seyleri söyle
ya da sus.”
Tamam, susmasına susalım da, hâlâ bes
yasındaki çocugun ölüm haberi kadar
anlamsız ve acımasız bu dünya.
Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA), ABD'nin uzay şirketleriyle ticari ortaklıklarını geliştirmek amacıyla Ay'a yeniden insanlı uzay aracı fırlatmaya hazırlandıklarını açıkladı.
NASA, ABD'nin "Ay yüzeyinde varlığını sürdürülebilir" kılmak amacıyla 2019 yılından itibaren bir dizi robotik uzay misyonu gerçekleştirecek. Bir sonraki aşamada Ay'a insanlı uzay aracı gönderilecek.